Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir. /M.KEMAL ATATÜRK

soylesi - AdemceylaN SUNAR.... - Blogcu



Son Yazılarım

<

Kategorilerim

Arkadaşlarım







TV'de Bugün

Bağlantılarım

www.kod-dunyasi.tr.gg

DUYURU PANOSU

-----AdemceylaN-----

AŞAĞIDA BULUNAN ANKETİME KATILIRSANIZ SEVİNİRİM,İYİ EĞLENCELER

-----AdemceylaN-----

ADEMCEYLAN

Türkiye Plakalari


01 ADANA
02 ADIYAMAN
03 AFYON
04 AĞRI
05 AMASYA
06 ANKARA
07 ANTALYA
08 ARTVİN
09 AYDIN
10 BALIKESİR

11 BİLECİK
12 BİNGÖL
13 BİTLİS
14 BOLU
15 BURDUR
16 BURSA
17 ÇANAKKALE
18 ÇANKIRI
19 ÇORUM
20 DENİZLİ

21 DİYARBAKIR
22 EDİRNE
23 ELAZIĞ
24 ERZİNCAN
25 ERZURUM
26 ESKİŞEHİR
27 GAZİANTEP
28 GİRESUN
29 GÜMÜŞHANE
30 HAKKARİ

31 HATAY
32 ISPARTA
33 İÇEL
34 İSTANBUL
35 İZMİR
36 KARS
37 KASTAMONU
38 KAYSERİ
39 KIRKLARELİ
40 KIRŞEHİR

41 KOCAELİ
42 KONYA
43 KÜTAHYA
44 MALATYA
45 MANİSA
46 KAHRAMANMARAŞ
47 MARDİN
48 MUĞLA
49 MUŞ
50 NEVŞEHİR

51 NİĞDE
52 ORDU
53 RİZE
54 SAKARYA
55 SAMSUN
56 SİİRT
57 SİNOP
58 SİVAS
59 TEKİRDAĞ
60 TOKAT

61 TRABZON
62 TUNCELİ
63 ŞANLIURFA
64 UŞAK
65 VAN
66 YOZGAT
67 ZONGULDAK
68 AKSARAY
69 BAYBURT
70 KARAMAN

71 KIRIKKALE
72 BATMAN
73 ŞIRNAK
74 BARTIN
75 ARDAHAN
76 IĞDIR
77 YALOVA
78 KARABÜK
79 KİLİS
80 OSMANİYE
81 DÜZCE

Insanin En Hayirlisi Insana Hayri Dokunanidir

Sitene Ekle


tracker
Bilgileriniz sistemimize kaydedilmektedir.

Bu söyleşimi PKK ile mücadelede şehit olan Bayburtlu askerlerimiz J. Er Murat Sancar ( Taşlıtepe Çayırlı İ. Snr. Krk.) , J. Er Hüseyin Bahadır ( Şemdinli – Alan J. Krk.) , J. Er Bülent Altınsoy ( Berizincirtepe), J. Komd. Onb. Mete Okur (Alandüz), P. Komd. Onb. Fatih Kostik ( Kuzey Irak) ve diğer şehit olan Vatan evlatlarımıza ithaf ediyorum...

“ Siz savaşla ilgilenmeyebilirsiniz, savaş sizinle ilgilenir, Savaş kazananı da yorar. Öüm her şeyi eşit yapan doğal sonuçtur. Ölümden korkmayan ölmez; ölüm kendine koşanları hiçbir zaman vurmaz. Ölüm korkusu, ölüm acısından daha şiddetlidir. Ölüm telaşının bir anlamı yoktur. Size yol gösterdim de diyebilirsiniz, ama askeri manada emir vermedim, Kahramanlara emir verilmez!”


• Yakın zamanda Güneydoğuda ortaya çıkan terörist saldırıların geçmişin tekrarı olduğunu düşünüyor musunuz?

Kitap yazılalı iki yıl oldu. Adından da belli değil mi? (Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok). Bu bir. İki:Güneydoğu’da her şey aynı kaldığı için bu kitap yazıldı. Üç:Geçmiş diye bir şey yok. Sadece geçici bir duraksama oldu.

• Kitabınızda bahsettiğiniz gibi askerlerimize vermiş olduğunuz gerilla eğitimiyle ilgili taktiksel savaş öğretileriniz şu anki komutanlar tarafından uygulanıyor mu


Gerilla veya gayri nizami harbin taktiklerinin esası; baskın ve pusudur. Bana bunları yedi adet askeri yüksek okul ve akademi diploması öğretmedi. Bunları doğadan elde ettim. Bu bir. İki:Bu iş yaratıcılık ve zeka ile yapılır. Üç:Hiçbir taklidin şaheser olma şansı yoktur. Dört: Bilgi ile olmaz sanat ile olur. Beş:her şeyin başı cesarettir. Eğer cesaretiniz yoksa:Şayet varsa diğer hiçbir niteliğinizin kıymeti yoktur. Çünkü harekete geçiremezsiniz.

“ Harman yeri düz olunca, sap yığını dağ gibi görünür. “

• Kitabınızda MİT ‘in Irak’ ın kuzeyinde toplantı halinde bulunan Pkk ‘ nın büyük bir kongre düzenlediği raporunun size ulaştırılmamasının nedenleri ve buna bağlı olarak İran da ki kampa yapmayı düşündüğünüz baskının durdurulmasını nasıl açıklarsınız?

MİT, istihbaratını devlet üst kademesine gönderir. Benim konumumla hiçbir ilgileri yoktur. MİT, haberi kitapta yer alan devlet üst kademelerinin hepsine defalarca bildirmiştir. Yapılacak ne varsa onlara aittir. Benimkisi bir idealizmdir. Sanki bütün devletin sorumlusu gibi hareket etmektir. MİT müsteşarının yaptığı çalışmaları, rapor halinde bana göndermesi ben bu işin üzerine çok gittiğimden “Osman Paşa doğruları öğrensin, MİT’in bunda günahı yok” demek içindir.
İran kampı meselesi; önce cesaret gerektirir, sonra da bizim bu işi hangi teknik ile yapacağımızı onların hayallerinin dahi alamamasından kaynaklanır.

• Kitaplarınızı okurken heyecanlandık. Gurur duyduk. Sinirlendik ve ağladık. Birilerine hesap sormak istiyorduk. Belki bizim gücümüz yetmiyordu ama , siz veya sizin gibiler bir anlamda bunun savaşını nasıl verdiniz?

“Halk ne kadar doğruları bilir ise ülkede o kadar güvende olur.” Ben bu ilkeyi yürütüyorum. İkinci kitabı da yazdım (Ey Vatan). O da 50.000 civarındaki insana ulaştı. Onlarca kez TV programına çıktım. Üniversite ve sivil toplum kuruluşlarına PKK ve liderlik konularında 40 kadar konferans verdim. Yüzlerce kişi ile mektup, telefon ve elektronik posta ile irtibattayım. İlk kitap ise 125.000 resmi satış, 400.000 kadar korsanla 500.000’in üzerindeki kişiye ulaştı

• Afrikada ve ortadoğuda cetvelle çizilmiş sınırlara sahip ülkeler de istediklerini uygulayan bazı güçler şimdi Kuzey Irak da yine aynı oyunları oynandıklarını düşünüyor musunuz?


Ona ne şüphe? Yeni dünya düzeni ve küreselleşme denilen şey; eski sömürgecilik politikalarının yeniden yürürlüğe konmasından başka bir şey değildir.

“ Hatayı önlemenin tek yolu ihtiyatlı olmak değil, cesarettir. Kötü oduncu, baltasıyla cebelleşir. “


• Pkk ile savaş konusunda uzman biri olarak Ordu sizden daha uzun yararlanmak istemedi mi ? Emeklilik süreciniz uzatılamaz mıydı?

Bunun için önce bu işin uzmanlık olduğunu anlayabilecek kapasite lazım.

“ Vatan sevgisinden beslenen fedakarlık duygusu dejenere insanlara gülünç gelir. “

• Abdullah Öcalan’ ın yeniden yargılanması konusunda ki görüşleriniz nelerdir?

Avrupa’nın gelecek günlerde daha da artacak olan baskıcı, siyasi uzantısından başka bir şey değil.

• Avrupa Birliği süreci hakkında neler düşünüyorsunuz? Hükümetin uyguladığı strateji doğru mu?

Ey vatan kitabında da yer aldığı gibi Avrupa birliği nesnesi olmayan bir eflatuni aşktan başka bir şey değildir. Asla gerçekleşmeyecek. Strateji mi? O da ne demek. Strateji güç kullanma sanatıdır. Mahkumların gücü olmaz, demir parmaklıkları olur.


“ Ödü varsa düşmanın meydan açık hazırız
Bu toprakta biz doğdu, biz yaşadık, biz varız. “

• Bugün size aynı göreviniz tekrar verilmiş olsa yapmak isteyip de yapamadıklarınızı anlatabilir misiniz?

Yapmak istediğim her şey sorumluluk taşıdığım dönemde kendi bölgemde asker olarak yapılmıştır. Türkiye ve yabancı topraklardaki tüm PKK varlığını 6 ila 8 bin askerle, 14 ayda bitireceğimizi Hakkari dönüşünde bütün üst kademelere bildirdim ve rapor ettim. Orada o dönemde görevli olan 360.000 askerin gereksiz olduğunu belirttim. Yapamadılar. Şu anda da yaparız. Subayları seçmeliyim. Subay ve askerleri ben eğitmeliyim. Bu eğitim, 6 ila 8 ay sürecek. Tıpkı PKK’lılar gibi. Dağlara çıkacak ve bütün dağlar temizlenip iş bitince ovalara döneceğiz.


“ Türk Askeri sabır ve tahammülü dolayısıyla dünyanın en dayanıklı askeridir. “

• Hakkınızda kitaplarınızdan sonra bir çok eleştiriler yazıldı. Örneğin Mehmet Ali Birand’ ın 16,04,2005 tarihinde Posta gazetesinde çıkan köşesinde “ Pamukoğlu Paşa’ nın TV söyleşileri ve kitapları öylesine abartılı, öylesine komplo teorileriyle doludur ki, bizlerdeki inandırıcılığı çoktan kaybolmuştur. “ sözlerini nasıl karşılıyorsunuz. Bu eleştiriler sizi ne yönde etkiliyor?

Herşeyin ortada olduğu bir durumla ilgili nasıl komplo teorisi diyebilirsiniz. Herkes tarafından bilinen gerçekler var... Sayın Birand da zaten tarafımdan uyuruk haberleri yüzünden mahkemeye verilmiştir. Bunlar beni yıpratamaz.

• Leyla Zana ve arkadaşlarının serbest bırakılması, Hadep üyelerinin meydanlarda , mitinglerde rahatça Abdullah Öcalan posterleri asması ve hala bu partinin seçim olması durumunda rahatça seçimlere girebilme haklarının olmasını nasıl karşılıyorsunuz? Sizce Türkiye bu kadar özgür olmalı mı?

Bunlar siyasi baskılara maruz kalan devletin basiretsizliğidir. Yapılmaması gereken olaydır. Çünkü bunlar onları motive eden yüreklendiren küstahlaştıran ve bize karşı duruşlarına kuvvet kazandıran bir durumdur.

• Askerlik Süresi ve bedelli askerlik , hakkındaki düşünceleriniz nelerdir

Anayasa gereği Türk Silahlı Kuvvetleri’ nin harbe hazır olmasından Bakanlar Kurulu ( Hükümet) Türkiye Büyük Millet Meclisi’ ne karşı sorumludur. Bedelli sistemini son zamanlarında osmanlı önce Türk ve Müslüman olmayanlara; bunları askere almıyoruz, silah ve malzemeye katkıları olsun diye uygulamıştır. Sonradan Türklere de tatbik ederken 1. Dünya Harbi öncesi Ermeni ve Rumları da askere almış, fakat fiyaskoyla bitmiştir. Ermeni asteğmen ve askerler silah ve mermileriyle karşı tarafa geçmiş, Rumlardan da amele taburları yapılmıştır. Vatan savunması neyi gerektirir? Savaş sanatını öğrenmeyi. Bu sanatı öğretecek bireysel eğitim 3-4 haftada verilebilir ve alınabilir mi? Muharebenin ne olduğu ortada değil mi? Ne bedelli, ne de 8 aylık askerlik yapmanın eşitlik, adalet ve vicdanı yönü yoktur. Anlamak da mümkün değildir. Siz bilmiyor musunuz, muharebe sahası daha çok işlenmiş kafa gerektirmiyor mu? Madem memletin başı belada bu dönemde iyi eğitim yapanlar daha fazla silah altında tutulmalı. Genç nüfus fazla, vesaire gibi mazeretler statükoculuktan başka bir şey değildir. Osmanlının kadrolu temel askeri gücü neydi? Yeniçeriler’ di. Yükseliş dönemi dahil, bazı dönemler dışında Yeniçeriler’ in mevcudu 20.000’ i geçmemiştir. Yeniçeriler’ den sonra kurulan Nizamı Cedidin mevcutları 48 ila 70 bin arasında değişmiştir. M:Ö. 1540 ‘ larda bugünkü anlamdaki ordu nizamı ilk kez Mısırlılarda görülür. Ve bugüne kadar dünyada sistematik bir şekilde altı askere alma usulü uygulanmıştır. En pahalı sistem de şu anda bizim uyguladığımızdır. Yani bütün ihtiyaçları devlet tarafından karşılanan sistem. Bu sistemde paranın yarısından fazlası da yeme, içme , yatma, kalkma, ayakkabı ve çoraba gider. Bu da eski zamanı geçmiş bir düzendir. Genişleme , kalabalıklaşma, bu devrin ve geleceğin teşkilat yapısı değildir.

• Genel af ve pişmanlık yasası hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

İki yılı aşkın zamanda bizim bölgede 202 PKK militanı kendiliğinden teslim oldu. Bunların 170 kadarını ben de sorguladım. Bu gelenler samimi. Fakat sizi bağışladık diye afla her haltı yiyenleri tekrar halkın arasına sokarsanız bu kurumaya yüz tutmuş tarlayı yeniden sulamaya benzer. Sonuçlarını görür, bedelini de millete ödetirsiniz. Sonra da “ pişman olmakta geç kalındı, sayılmaz” dersiniz.

Tehditler alıyor musunuz?


Dostumuzda oluyor düşmanımızda. Eğer arkandan havlayan köpekler yoksa kurt değilsindir. Dikkate alınmazsın. Demek ki bir şeylerin savaşını iyi veriyoruz. Ben küçüklükten itibaren korku nedir bilmezdim. Size bir anımı anlatayım. Evimizin yakınlarında bir orman vardı. İlkokuldayım. Okuldan çıkıp gece o ormanda kalmaya karar verdim. Ailem izin vermedi ama ben yinede geceyi orda geçirecektim. Tahta bir çantam vardı. Gece oldu. Ormanda yatıyorum. Çakalların bana doğru yaklaştığını hissettim. Biliyordum ki çakallar asla tek dolaşmazlar. En az iki tane olurlar. Yine biliyorum ki çakallar kendilerinden güçlü olanları hissettikleri zaman korkar dağılırlar. İyice yaklaştıklarını hissettim. Bir çakal arkama doğru gelmişti. Tahta çantamla ona vurdum. Beline gelmiş olmalı ki bağıra bağıra kaçtı. Diğerleri de ondan ürkerek kaçtılar. Ertesi gün teyzeme anlattım olayı ve bana evladım sen korkuyu ne zaman öğreneceksin dedi. Hayattaki ilk sınavımı vermiş oldum.

SİZLERDEN GELEN BAZI SORULAR...
• Devletimiz istese PKK örgütünü ortadan kaldıramaz mı? Şu saatten sonra Aponun asılması gibi bir ihtimal gerçekleşirse PKK teröründe bir değişiklik olur mu? İsmail Oğuz Başağa sorusu için teşekkürler...

Kaldırılabilir. 1830 senesinden itibaren terör örgütleri belli başlı yerlerde konuşlandırılmıştır. Zamanla isimleri değişmiştir. Bunların hepsinin yapmak istedikleri vatana millete sözde bağımsızlık savaşı adı altında savaş verdiklerini iddia ederek devleti milleti bölmektir. Hakkarı içerisende yazlık ve kışlık kampların mevcut olduğu anlaşılıyor. Bunlar Hakkari merkezi batısında Kato ( Karanlık Dağ), güneyinde Oramar ( Alandüz) ; Yüksekova güneybatısında İkiyaka Dağları ile Şemdinli Derecik bölgesinde Balkaya Dağları’ dır. Bunlar dışında bahar, yaz ve sonbaharda bir çok bölgeyi üs ve harekat çıkış ve toplanma alanı olarak kullanıyor, ancak kışa girerken buralardan saydığım yurt içi ve yurt dışı kamplara çekilip askeri ve siyasi eğitime başlıyor. Adamlar bizimle yanyana yaz kış yaşıyor. Eğitim yapıyor , dinleniyor. Yerleri belli. Bahar gelince de buralardan çıkarak her yere dağılıp, yapacaklarını yapıyorlar. Coğrafya değişmediğinden bunların yeri de değişemez.imparatorluk döneminde de, Cumhuriyet döneminde de ne zaman bir silahlı kalkışma olduysa, arazide nerelerde bulundularsa şimdi de aynı yerlerdeler. . Yüreği olan gider onları ordan söker (Onlardan korktukları için değil) Dış güçlerinde varlığını unutmamak lazım.

• OHAL bölgesine Kürt ve alevi kökenli vatandaşlarımızın bilerek gönderildiği kanısı var? Bunun doğruluğu nedir? Ali Gürsoy’ a sorusu için teşekkürler...

Bu tamamen deli saçması olarak oradaki bilgisi olmayan vatandaşlarımızın beyinlerine yerleştirilmeye çalışılan dedikodu ve siyasi görüşten ibaret söylenti. Zaten bu söylentileri tersine kanıtlayan “ Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok” kitabımda o bölgede şehit verdiğimiz askerlerimizin kökenlerini inceleyerek de varabiliriz. Çoğu Trakya, İçanadolu, Ege ve Karadeniz ‘ li evlatlarımız. Bu ülkenin hepsi bizim evlatlarımız bunun ayrımının yapıldığını düşünmüyorum.

• En son olarak bir soru sormak istiyorum... Hakkari’ye ne zaman gittiniz?

Hakkari’ye gitmem için bir sebep ve gerekçe yok. Çünkü sorumlu biz değiliz. Yetkileri biz kullanmıyoruz. Biz çarpışarak elden çıkmış bölgeyi geri aldık. Ama bir Trakya türküsü hep kulaklarımdaydı.

“Kara tren aramıza kara duman ekti de,
Göz göre göre yazık, eyvah.
Buraları sevemedim, gönül arada
Deli gönül eremedi, eyvah murada.”

ÜZERİMİZE KILIÇ ÇEKİLMEDİKÇE , ÜLKEMİZE SALDIRILMADIKÇA, MİLLETİMİZ CEFA ÇEKMEDİKÇE BİZDEN KİMSEYE ZARAR GELMEZ..
.

Çakır'dan sonra 6 kişiyi öldürmek çok heyecan verdi (1)


* Kurtlar Vadisi'ni tam 57 bölümdür yazıyorsunuz ve reyting rekorları kırıyor. Bu dizi neden bu kadar seyrediliyor?

Bahadır Özdener: Bu dizinin senaryosunu çıkarmak çok zor. Ama tıkandığımızı hissettiğimiz bir yerde 2.5 yıl önce kurduğumuz bir hikâyenin gelip yeni yazacağımız bölüme yapıştığını görüyoruz. Çünkü Kurtlar Vadisi'nin dinamikleri çok sağlam. Seyirci çelişkiye hiç düşmüyor seyrederken. Bu dizi bu ilgiyi görmeyecek de hangisi görecek?

* İnsanlar çok ciddiye alıyorlar yarattığınız o dünyayı. Siz de o dünyayı yaratırken çok mu ciddisiniz yoksa eğleniyor musunuz, korkuyor musunuz yazarken...

B.Ö: 57 bölümün çoğunu sanki bizi mahalleden bulup buraya getirmişler "Haftanın şanslısı sizsiniz. Kurtlar Vadisi'nin bu bölümünü siz yazacaksınız" demişler gibi heyecanla yazdık.

Raci Şaşmaz: Kendimizi düşünmeye çok vaktimiz yok aslında. Bu çok eğlenceli ama çok da hızlı bir oyun. Çok iyi bir 57. bölüm yazmanız size onu seyrederken verdiği hazdan daha fazla bir şey veremiyor çünkü hemen çok iyi bir 58. bölüm yazmanız gerekiyor.

B.Ö: Polat Alemdar'a söylettiğimiz bir laf vardı 9. bölümde. "Bu işkenceden kurtulup daha iyisini yapabilirim" diyordu. Bu bizim sloganımız oldu. Üçümüz de yaptıklarımızın tadını çıkarmak yerine daha iyisini yapabiliriz diyoruz. Asıl macera orada başlıyor. İşte tüm bunlar, çalışırken pekçok çay, yemek, uykusuzluk, zaman zaman pekçok uyku, karın ağrısı, ilaç demek.

* Kaç saat çalışıyorsunuz günde?

R.Ş: Ruhumuz, aklımız yedi gün 24 saat çalışıyor. Bedenimiz her gün 12 saat.

B.Ö: Rüyamızda Ekmek Teknesi'ni ya da Kurtlar Vadisi'ni görmediğimiz gün yok. Her gün ilk yaptığımız şey birbirimize rüyalarımızı anlatmak Oralarda senaryoda kullanabileceğimiz izler ararız. Ya da o haftanın nasıl geçeceğinin mutlu izlerini. Bütün ritmimiz bu iki diziyi yazmak üzerine.

Finalimiz şimdiden hazır

* Yazarken kavga çıkar mı? Çıkarsa kim kazanır sonunda?

B.Ö: Kurtlar Vadisi'nde Soner'le dövüşmediğimiz bölüm yok gibidir. Çünkü Soner çok iyi bir kışkırtıcıdır. Bu başarılı olmamızın nedeni. Soner'le böyle çalışabilecek başka iki deli yoktur. Oy çokluğu değil, oy birliği yoksa tek satır yazılmaz. Üçümüzün aynı fikirde mutabık kaldığı ve heyecanlandığı anlar bu dizinin zirve bölümleridir. Çakır'ın ölümünden sonra 6 kişiyi öldürdük ve bu riski almak bizi çok heyecanlandırdı. Ama üçümüz de bunu yapmak istedik.

Soner Yalçın: Biz gerçekten çok zor yazıyoruz. Çünkü bir fikir ortaya attığın zaman mutlaka ötekileri ikna etmek zorundasın. Kolay kolay kimse ikna olmuyor. Bazen bulamıyoruz; orayı bir tesadüfle geçiştirmek istiyoruz ve yapamıyoruz. Mutlaka ayakları yere basmalı. Zekâ olmak zorunda. Zekânın alternatifi yok bu seneryoda.

R.Ş: Polat bu sahnede yürür diyemiyoruz. Çünkü Polat'ın niye orada yürüdüğünü anlatman lazım diğerlerine. Yolda biriyle mi karşılaşacak, dilenci bir kız mı görecek, oradan dilenci mafyasına da girebileceğimiz bir başlangıç mı olacak? Geçen perşembe günkü bölümde vardı; Aslan Bey'in parkenin altına sakladığı defterleri, Polat Abdülhey'le birlikte evde arıyor. Kendi aramızda başlıyoruz sorgulamaya, "Sen olsaydın nereye bakardın" diye. Sonunda duran bir saat buluyoruz, altıya çeyrek kala durmuş. Altı adım geri üç adım sola manasına gelen bir işaret bu. Bu işaretin bir evin içinde kullanılıp kullanılmayacağını bulmak için mühendisleri aradık. Kullanacağımız evin yönü ne, salonu buna uygun mu, araştırdık.

B.Ö: Biz seyirciye bir şey yapmayı bilmiyoruz. O anlamda profesyonel değiliz. Olmaya da niyetimiz yok Raci'nin anlattığı saat hikâyesini bulabilmek için geride gerçekten 56 bölüm bırakmak gerekir. Bunlar kolay çıkmıyor çünkü. Haftada 120sayfa yazıyoruz bu iki dizi için. Ve yazdıklarımızı biz uyduruyoruz. Kolay değil.

R.Ş: Hikâyenin bulunması kadar diyalog yazarken de tıkanıyoruz. Çünkü yine aynı anda sevmemiz gerekiyor. Diyalogları yazıp bitirince Soner'e gönderiyoruz ve onun da ne dediği önemli.

B.Ö: Bizi beğensin ve övsün diye gönderiyoruz Soner'e ama 40 bölümdür bunu yapmıyor. Çünkü hiç iyi yazamadık bu bölümü diye düşünüyoruz ama biri de kazara kötü bir şey söylerse işte o zaman gerçek bir Kurtlar Vadisi oluyoruz.

* Tüm karakterlerin sonunda ne olacağını şimdiden biliyor musunuz?

S.Y: Sezon başlamadan önce bir hafta, 10 gün kapanıyoruz ve ana stratejiyi belirliyoruz. Senaryonun omurgası bellidir. Nereye gideceği belli tabii. İçindeki yan unsurlarla oynarız sadece. Baron'un ne olacağını, Polat'ın ne olacağını şimdiden biliyoruz. Finalimiz bile hazır.

.

Mevlevi müziğinin yetkin ismi, dünyaca ünlü neyzen Kudsi Erguner’in açıklamaları, ezber bozacak cinsten. Erguner, modern dünyayı Mevlânâ’ya değil, Mevlânâ’yı modern dünyaya uydurmaya çalışanlara ateş püskürüyor.


<****** type=text/**********> AC_FL_RunContent( 'codebase','http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=7,0,19,0','width','200','height','160','hspace','20','vspace','20','align','right','src','reklam/bankasya_0708_kredikarti_aksiyon_sitegeneli_200x160','quality','high','pluginspage','http://www.macromedia.com/go/getflashplayer','movie','reklam/bankasya_0708_kredikarti_aksiyon_sitegeneli_200x160' ); //end AC code Kudsi Erguner ismi, bir müzisyenin dünyada nam salmış yetkinliğinin ötesine geçerek bir düşünce insanı olmakla da özdeştir, Mevlevi düşüncesinden bahsettiğimizde. Bugüne kadar Peter Gabriel, Maurice Bejart, Peter Brook, George Aperghis, Didier Lockwood ve Michel Portal gibi çok önemli isimlere neyiyle eşlik eden Erguner, Kawali müziğinin usta ismi Nusret Fatih Ali Han’ı da dünyaya tanıttı. Yıllardır Fransa’da yaşayan ve 1925’te kapatılan tekke ve zaviyelerin ardından, 1950’lerde Mevlevilik düşüncesinin hem Türkiye’de hem de Avrupa ve ABD’deki yeniden filizlenişine tanıklık eden Kudsi Erguner, dedesi Süleyman Erguner ve babası Ulvi Erguner’den sonra neyde süregelen Erguner ekolünün de temsilcisi. Geçtiğimiz yıllarda kaleme aldığı Ayrılık Çeşmesi kitabında kullandığı dil ve eleştirel üslupla yakın çevresinden de büyük tepkiler alan sanatçı, Aksiyon’a verdiği röportajda, çarpıcı açıklamalarını devam ettiriyor.

-Mevlânâ Celaleddin-i Rûmi’nin doğumunun 800. yılı nedeniyle Kültür Bakanlığı’nın düzenlediği sempozyumda en ilginç sunumlardan birini yaptınız: “Türkiye’nin modernleşme sürecinde değişen Mevlevilik.”

İnsanın içinde olduğu bir şeyi tenkit etmesi zor. Ben bunun hem içinde hem dışındaydım. Biraz paraşütle indim sempozyumun içine. Orada çok sivri konular da konuşuldu. Tarikat pirlerinin Mevlânâ’yı okuması güzel de, şu anki sorunun temeli, modern Türkiye’nin Mevlânâ’yı kendine nasıl adapte ettiği. Modern Türkiye’de Mevlevilik olabilir mi, olamaz mı? Bunlar önemli sorular. Orada hep dün konuşuldu; hâlbuki tasavvufun temeli, ‘o ân’ı dinlemek. Bugünü iyi yaşayabilmek için dünü de iyi yaşamak lazım. Biz dünü iyi yaşayamadık. Bugün ciddi bir kişilik problemi var Türkiye’nin. Herkes ekonomik meselelerden bahs ediyor. İnsanın parası olmaz; ama bir şahsiyeti olur. En çok intihar, ekonomik refahın en fazla olduğu İsveç’te oluyor. Dünü anlamak bize yardımcı olabilir; ama bu sempozyumlarda anlaşılmıyor.

-Bahsettiğiniz travma, Cumhuriyet’in Osmanlı’ya karşı reddiyeye uzanan bakış açısından mı kaynaklanıyor?

Reddetmeniz için geçmişe sahip olmanız gerekir. Ama üç, dört nesildir Türkiye’nin insanı ona sahip değil. Bizim sorumuz, “Dünümüzden bugüne yarayacak bir malzeme bulabilir miyiz?” olmalı. Mevlânâ da bunlardan bir tanesi. Fakat ‘dün, bugünden daha iyidir’ kavgasına girince, faydası olmuyor. O zaman Mevlânâ’yı anlamaya çalışmıyor, bir polemik çıkarıyorsunuz. Sempozyumda herkes ney hakkında konuştu. Ama o günün akşamı, Çırağan’daki yemekte, ney hakkında konuşan insanların hiçbirisi neyi dinlemedi.

TASAVVUF LAF DEĞİL, HÂL MESELESİDİR

-Yaşamadıkları bilgiyi taşımalarının, Mevleviliğe ters düştüğünü söylüyorsunuz.

Evet. Hazreti Peygamber, “Faydalı olmayan ilimden, sana sığınırım Allah’ım.” der. Bu bilgiler kullanılmadıkça faydasız. Vaktiyle bir tarikat şeyhine sormuşlar: “Fakrın manasını bize anlatır mısın?” Hiç cevap vermeden gitmiş. Birkaç saat sonra fakirlik üzerine bir nutukla geri gelmiş. Demişler ki, “Bu soruyu soralı onca zaman geçti. Neden şimdi cevap veriyorsunuz?” “Siz, bu soruyu sorduğunuzda benim cebimde biraz para vardı. Böyle bir hâlde fakirlikten bahsedemezdim. Bu parayı tasadduk ettim, geldim. Şimdi konuşuyorum.” cevabını vermiş. Tasavvuf, bir hâl meselesidir. Yoksa nakledilen bilgiden bir şey çıkmıyor. Mesnevi’de bir yerde Mevlânâ hazretleri, “İsa’nın söylediği sözü sen söyle, bir işe yaramaz. Çünkü ona İsa’nın nefesi lazım.” diyor. Sözün doğruluğu değil, söyleyenin doğruluğu

önemli. Türkiye’nin ihtiyacı da bu.

-Fransa’da yıllardır yaşayıp, Mevlânâ düşüncesinin Batı’daki filizlenmesinin tanığı olarak, nasıl bir değişim gözlemliyorsunuz?

Bunu Batı, Doğu diye düşünmemek lazım. Bir insan, Kuran’ı kendini düzeltmek için de okur, kendini teyit etmek için de... Mesnevi de aynı. Din, bence insanın kendini düzeltmesi için bir nasihattir. İnsanların çoğu ise kendini teyit etmek olarak görüyor. Bugün herkes diyor ki, “Vaav, Mevlânâ’nın kitapları ABD’de best seller olmuş.” Peki, o tercümelere hiç baktınız mı? O kitaplar, en çok Kaliforniya’da satılıyor. Niye? Çünkü Divan-ı Şems-i Tebrizi’yi sümme hâşâ, iki homoseksüelin arasındaki geçen aşkın şiiri diye okuyorlar. Los Angeles’a gittiğiniz zaman toplumun yüzde 60’ı homoseksüel. Öyle takdim ederseniz, öyle okurlar.

SEMAYI ÖĞRETTİĞİMİZ ADAM ŞEYH OLMUŞ, NAMAZI REDDEDİYOR

-Kendilerini teyit ediyorlar…

Tabii, nasıl ki Türk insanı da aynı şekilde okuyorsa, hatta okumuyor da! Sempozyumda tevhid örneğini verdim. Mevlânâ, birleşelim dedi! Birleşmeden kasıt nedir? Tevhid. Tevhid’den kasıt nedir? Allah’ın birliğini bilmek. Yalnızca bilmek değil, onunla yaşamak. Biz buna muvahhid diyoruz. Mevlânâ bundan bahsediyor. Birleşelim demiyor ki! Bu parti sloganı değil ki!

-Kitabınızdaki üsluptan hareketle, doğru bildiğini esirgemeyen yanınız öne çıkıyor. Yaşananları içinize sindiremiyor musunuz?

Türkiye’nin problemlerinden biri de kolun kırılıp yenin içinde kalmasıdır. Yanlış gördüğünüzü söylemediğiniz müddetçe o yanlışlar devam eder. Eflaki Dede’yi okuduğunuzda Hz. Mevlânâ’nın Sadrettin Konevi ile mücadele ettiğini görürsünüz. Bazı insanlar, diğerlerine misal olma durumunda. O zaman karşınızda binlerce kişi oluyor. Böyle bir insanın yanlışlarını tenkit ettiğiniz vakit, bu bir sevap. Bakın bir misal vereyim. Şimdi Mevlevi şeyhi diye ortalıkta dolaşan Hasan Dede diye biri var. Bu adama, Mevlevi semahının nasıl olduğunu bizler öğrettik. Ömründe hiç Mevlevi semahı görmemiş bir adam. Niye? Üsküp’ten gelmiş, çocukluğunda Üsküp Mevlevihanesi’ni görmüş. İtibar ettik adama. Üç gün sonra şeyhliğini ilan etti. Ama adamın yaptığı yanlışlıklar var. Bana geliyor, “Mevlevilikte namaz kılınmaz. Bu nerden çıktı?” diyor. Bunun yalan olduğunu söylemezseniz, buna iştirak edersiniz. Mesela, bir hafız arkadaşı davet etmişler, onun meclisine. Kur’an’a başlarken Euzü Besmele çeker çekmez, “Bizim aramızda şeytan yok.” demiş. Bunun bir eşeklik olduğunu söylemezsem, ben de eşeğim.

İSLAMİYET’İ AVRUPA ÖĞRETSİN DİYE BEKLİYORUZ

-Çok farklı Mevlânâ algıları oluşmaya başladı. Oryantalist söylemden beslenerek Mevlânâ’yı hümanist, panteist hatta şaman olarak gören anlayışlar var…

Doğrusunu söyleyince, sen yobaz oluyorsun. Mevlânâ’nın kendi sözlerini oku, böyle şeyin olmadığını görürsün.

-İslamiyet’ten bağımsız bir Mevlânâ’dan bahsedilebilir mi?

Mümkün değil. Olur mu öyle şey? Tarikatların hepsi gemi gibi. Bunların denizi de din. Din olmasa nereye gideceksin? Tarikatın temeli İslam. Mevlânâ’nın sözlerinde Müslüman olmayanlara da yarayacak şeyler var. Çünkü İslam’ın bir manası var, bir de ameli var. O söylenen sözler İslam’ın manası. Bazı insanlar o manayı düstur edindikleri takdirde farkında olmadan Müslüman da olabilirler.

-Peki, Müslüman olmadan Mevlevi olunabilir mi?

Bir insan kimi severse ona benzer. Mevleviliği seversen, Mevlânâ’yı seversin. Mevlânâ’yı seversen, Resulullah’ı seversin. Resulullah’ı seversen, Müslüman olursun. Mevlânâ’ya yüklenen şeyler, toplumun görmek istediği şeyler. Mevlânâ değil, o. Bugün gelseydi, bütün söylenenleri dinleseydi, hepsini sopayla kovalardı. Mesnevi’yi Fransızcaya çeviren Eva Meyerovitch bir gün bana dedi ki, “Mesnevi’de açık hikâyeler var. Bunları yazmaya utanıyorum. Bunları Latince yazacağım.” Dedim ki, “Eva Hanım, bunu Hz. Pir söylediyse düzeltmek sana düşmez. Belli ki bir maksadı var.” Beni dinlemedi, o sözleri Latince koydu. O sözlerin arkasında gayet güzel manalar vardı. Utanacak ne var! Bakın, eğer Avrupalılar ilgilenmeseydi, Mevlânâ bugünkü konumuna gelmezdi. İslam’ı da bize Avrupa öğretsin diye bekliyoruz. Hâlbuki tam tersi olmalı. İnternete girin, ne saçmalıklar bulacaksınız. 30-40 senedir, her gece en az 10-15 sayfa Hz. Pir’in eserini okuyan bir adamım. Eşim bana “Evlendiğimizden beri aynı kitapları okuyorsun.” der. Böyle biri olarak eminim ki Mevlânâ hakkında söylenenlerin yüzde 90’ı yanlış ve kasıtlı.

BATI BIRAKTI, ŞİMDİ BİZ ORYANTALİST OLDUK

-Mevlânâ imajı, neden kolay kullanıbilecek bir figür olarak üretildi?

Birincisi, Mevlânâ Farsça söylemiş. Bugünkü İran halkı, bizde olduğu gibi ulusal bir dönemi yaşamış. Mevlânâ’yı da bir millî şair yaptılar. Dolayısıyla İranlıların Mevlânâ’yı gerçek hâliyle anlamaları mümkün değil. Arap âleminde pek bilinmese de, Fars dilinin etkisi altında kalan yerlerde sürekli okunan bir zat. Ve hepsinde ayrı algılanıyor. Biz ve bütün dünya, tarik-i Avrupai’ye mensubuz. İslamiyet’te reform diyorlar ya, bunları ancak bu tarikatta yer verebildiğiniz sürece yaşatabiliyorsunuz. Hâlbuki bunların bir alternatif olması lazım. Yani “Bir de böyle medeniyet var.” demek lazım. Batı’nın da böyle bir alternatife ihtiyacı var. Türkiye’de Avrupalılaşmış insanların da... Onlara, Mevlânâ’yı kabullendirerek iyi yapacağımızı sanıyoruz.

-Nasıl?

Onlara benzeterek. “Mevlânâ, Müslüman değil, filozoftu.” diyeceğiz. Bunu musiki için de yapıyoruz. Makamlarla bestelenmiş musikimiz çok sesli yapılmaya çalışılıyor. Avrupalılarınkine benzesin diye… Yoksa geri kalacak! Avrupa’da oryantalizm bitti. Şimdi kendini Mevlevi şeyhi ilan eden ABD’li Yahudiler, İsviçreli insanlar var. Kendilerine Mevleviliği ileri götürmek gibi bir misyon edinmişler. Bugün oryantalist biz olduk. Kendi değerlerimize egzotik bakıyoruz.

-Ayrılık Çeşmesi adlı kitabınızda yaptığınız bir yorum dikkat çekici: Mevlevilik yordamına uydurulsun diye ‘şeriat, tarikat, hakikat ve marifet’ dörtlemesinde şeriat en baştan en sona taşındı.

Eskiden insanlar mensup olduğu tarikatın, şeriata uygunluğunu ispatlamak zorundaymış. Bugün ise tersini yapıyoruz. Oraya ait olmadığını, çağdaş medeniyete ait olduğunu ispatlamaya çalışıyoruz. Ne şeriata, ne moderniteye ait olduğunu ispat etmeye gerek yok. Mevlânâ öyle bir şahsiyet ki, herkes onda kendini görebiliyor. Türkiye’de tarikatlar zaten kapalı. 1925’ten 1970’lere kadar kimse tarikatı düşünemiyordu. Özal’dan sonra ruhani enflasyon başladı. Mevlevi oldu, sufi oldu. Ama olma iddiası dışında, olma hâli de başlasa keşke. Şu anda bir Mevlevi tarikatı yoktur ve kimse bir mensubiyet iddia edemez. Mevlânâ’ya bağlı olabilirsiniz; ama Mevlevi tarikatına bağlı olamazsınız.

-Peki bundan sonra böyle bir mensubiyet oluşturulabilir mi?

Katiyen, mümkün değil. Çünkü bir silsile meselesidir tarikatlar. Silsile Hz. Ebubekir’e ya da Hz. Ali’ye, oradan da Peygamber Efendimiz’e dayanacak. O zincirin halkası üç nesildir koptu. Bu, bir seyr-i süluk, yani insanın yetişmesi meselesidir. Onu görmesi için de tarikatların açık olması lazım. Seyr-i süluk gören insanlar 50’li, 60’lı yıllarda öldüler. Mevlevi tarikatı, Osmanlı toplumunda en elit sınıfın tarikatıdır. Baktığımız vakit, bu insanlara en son misal Ahmet Avni Konuk’tur. Hafız olmuş, İslamî ilimleri öğrenmiş, Farsça öğrenmiş, musiki öğrenmiş, Mesnevi öğrenmiş, hepsinden icazet almış. Ölümü de 1938.

Osmanlı toplumunun Batılılaşması sürecinde o elit de Batılılaştı. Bunun içinde Mevleviler de var. Yenikapı Tekkesi’nin şeyhi Osman Dede, mesela yobazlara kızıp, İttihat ve Terakki’nin adamı oluyor. İlerici, çağdaşlaşmayı savunan bir adam. Başka bir şeyh, Mevlevi ayinine piyano konmasını istiyor. Onlar elit insanlar ve Avrupacılık, Osmanlı elitinde var. Dolayısıyla kopukluk Cumhuriyet’in öncesinde başlamış. O kopukluğa rağmen, tekkeler olduğu için bir usul, erkân var. Bir gelenek yaşıyor. O kapıyı kapattığınız anda yetişen insan da açıkta kalıyor.

LAİKLİK, DİN VE DÜNYAYI AYIRMAKTIR, DİN VE DEVLETİ DEĞİL

-Tekkeler kapatılınca, elit kitlenin marjinalleştiğini iddia ediyorsunuz…

Bir kısmı marjinalleşti.

-Din gerçekten de folklora mı indirgendi?

Hıristiyanlığa mensup insanlar, Hz. İsa’yı misal alarak yaşıyorlar. Hz. İsa bir insanın tabii ihtiyacı olan şeylere meyletmemiş. Hıristiyan papazların hayali de İsa gibi olmak. Toplumun dışında yaşıyorlar. Hiç kimse, başı örtülü bir rahibeye “Aç başını.” demiyor. Bir dünya hayatı var ve din de bu hayatın dışında. Bizim dinimiz ise bunu ayırmıyor. Doğru olan da bu. Batı’da olunca dindar, bizde niye hayatın dışına itiyorsun? Laik olmak ve olmamak, din ve dünyayı ayırmaktır esasında. Din ve devleti ayırmak değil. Hâlbuki bizde din ve dünya aynı. Müminlik, hayatın her anını inandığın üzere yaşamak içindir. Dünya, ahiretin tarlasıdır. Ama Hıristiyanlıkta dünya ayrı, din ayrı. Laikliği din ve devlet arasındaki ilişki gibi görmek, devletin bütün dinlere eşit bakmasını gerektirir. Bu mümkün değil. Çünkü bizde devlet, “Dindar isen git başka yerde yaşa.” diyor. Fransız tipi laiklikte ise bu tam tersi. Maksadı, devleti din ile kurmamak, dini de devletle zedelememek. Bunun temeli de din ve dünyanın Hıristiyanlıkta birbirinden ayrılmış olmasıdır.

-Mevlevi müziği için de ‘Folklara mı indirgendi?’ diye soracağım; ancak ‘sufi müzik’ terimini kabul etmiyorsunuz…

Sufi müzikte, dinleyenin de sufi olması lazım. Dinlerken sufilerin zevk duyduğu müzikten bahsediyoruz. Mevlevi müziği, klâsik Osmanlı müziğinin zirvesindedir. Farsça bestelenir. Osmanlı klâsik müziğinin en büyük formu kârlardır. Itri’nin Nevakâr’ını çalarsanız bugün 15 dakika sürer. Ama öyle bir eser besteliyorsunuz ki bir saat sürüyor. Büyük bir kompozisyon bu. Bir zamanlar insanlar bunu dinlerken zevkleniyorlar idi. Şimdi semayı soruyorsunuz, ‘gökyüzü’ diyorlar. Sema, ‘dinlemek’ demektir Arapça. ‘Semi’ül-basir’ diyoruz ya! Yani dinlediğin zaman aşka, cûşa geleceğin bir musiki olması lazım. Adam bütün gün Sezen Aksu dinliyor, ayin yaparken de İsmail Dede dinliyor. O zaman onun cûşu da olmuyor, vecdi de... Musikinin vecde getirmesi lazım. Mevlevi geleneğinde buna ‘tevacid’ deniliyor, yani vecde davet. Bu olmayınca, folklor oluyor.

DEVLET, MOĞOL ORDUSU GİBİ

-Devletin bu alanda müdahil olmasına nasıl bakıyorsunuz?

Devlet, Moğol ordusu gibi geçtiği yeri kurutuyor. Bazı insanlar, Kültür Bakanlığı’na sığınıp duruyor. Keşke böyle bir kurum olmasa… Bu halkın kendi hâlinde gelişmeye ihtiyacı var. Kültürel, dinî hayatta, devletin yönlendirme fonksiyonu olmamalı. Uhrevi duygular devletin işi değil. Ben, Türk halkının aptal olduğuna inanmıyorum. Ama aptallaştırılmış bir toplum olduk. Bundan da kurtulmak mümkün. Şimdi camilerde faksla hutbe okuyor adamlar. Böyle şey olmaz. Devlet, cami imamına ne söyleyeceğini nasıl dikte eder? Bir paranoya bu.

DEDEM ‘KUTBÜN NAYİ’ DEĞİL; BU, KARDEŞİMİN UYDURMASIDIR

-Neyde bir Erguner ekolü var. ‘Kutbün nayi’ sayılan dedeniz Süleyman Erguner, babanız Ulvi Erguner, siz ve kardeşiniz Süleyman Erguner.

‘Kutbün nayi’ kavramını bizim birader icat etti. Ben ona tamamıyla karşıyım. Çünkü öyle ‘kutbün nayi’ gibi bir tarafı yok. Kardeşim kitabında yazmış, neyzenler üçe ayrılır diye. Kardeşim de yazsa, böyle bir gelenek yok. İnsanlara öyle mertebeler verilmez. Benim dedem iyi bir neyzendi. Hepsi bu.

-Kardeşiniz Süleyman Erguner’in sizden dedenize kadar uzanan çizgide yetişmediğini söylüyorsunuz…

Evet; ama onun tavrı da bizim tavrımızdır. Aynı gelenek devam ediyor. Hocaları farklı da olsa, aynı üslupta çalıyor.

-Sizi o geleneğin bir temsilcisi olarak görmemesine ne diyorsunuz?

Şahsi meselelerle başka şeyler karıştırılıyor.

-Erguner ekolüne ‘tekke ekolü’ adı verebilir miyiz?

Bu da büyük bir yalan. Bunu bizim birader icat etti. Mevlevi geleneğinde neyin iyisi, kötüsü diye bir şey yok. Son devrede yaşayan üç büyük neyzen vardır. Bir tanesi Hayri Tümer’dir, bir tanesi rahmetli dedemdir, bir tanesi de Halil Dikmen’dir. Hayri Tümer’in tavrı, Neyzen Tevfik’te de gördüğümüz gibi çok eskide çalınan ney tavrıdır. Süslemeli, hareketli nağmeler yapar. Dedem bunu daha uzun seslerle icra etmiş. Halil Dikmen, Avrupa’ya gitmiş. Bakmış insanlar vibrato kullanıyor, onu neye tatbik etmiş. Kendi zevkine uymayana kötü demek doğru değil. Ben, Mevlevilikle ilgili konularda insanları tenkit ederken, doğrunun sana, bana göre değişmeyeceğini esas alıyorum. Biz musikiden bahsediyoruz, insanların zevklerinin farklı olması normaldir. Bu da bir zenginliktir.

-Ergunerlerin çalış karakteri için ne diyebiliriz?

Makamda seyir dediğimiz çok uzun sesler kullanmış dedem. Vibrato kullanmamış.

-Dedeniz, İstanbul Radyosu’nun ilk neyzeniydi. Ardından da İstanbul Radyosu Türk Müziği Bölümü’nün müdürlüğünü yapan babanız geldi. Bu bağlamda, koro mantığının usulü yok ettiği gibi önemli bir saptamanız var. Halktan ve tarihten kopuk bir koro anlayışından dem vuruyorsunuz.

Devlet bundan elini çekse de çekmese de, musiki kalmadı ki! Türk sanat müziğinin bugüne gelme sebebi, Avrupalılaştırılabilme ihtimalinin sürmesidir. Hâlbuki bizim klâsik müziğimiz, Mesut Cemil Bey’in, Nevzat Bey’in (Atlığ) korosuna ait değildir. Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupalılaşma çerçevesinde oluşturduğu bir estetik. Eskiden fasıl diye bir form vardı. Peşrev çalınacak, kâr çalınacak, ağır semai çalınacak, aksak semai çalınacak, yürük semai çalınacak falan... Ve kârlar mutlaka Farsça sözlerle olacak. O formda bir musiki nasıl okunuyor? Buna biz cumhur okuma diyoruz; yani beraber okuma. Bunda aranılan illa çok homojen bir şeyi yakalamak değil. O nedenle Osmanlı müziği ‘heterofonik’ bir müziktir. Tek sesli değil, çok sesli de değil. Nevzat ve Mesut Bey’in korosu, bunu homojen bir hale getirdi. Coşkuyu, zevki, heyecanı kaldırdı. O zaman da zaten bir şey kalmadı. ‘Ah nideyim’ derken öyle bir ‘ah’ edeceksiniz ki dinleyen de bir ‘ah’ edecek. Aynı şey tasavvuf müziğinde de var. Ahmet Özhan’ın, Ankara’da Ahmet Hatipoğlu’nun yaptığı tasavvuf koroları var. Bunlar, smokinli tasavvufçular. Bence, devlet korolarının yaptığının daha kötüsünü yapıyorlar. Çünkü ilahiler, küçük melodiler zaten. Bunu 90 kişilik koroyla okumanın âlemi yok. Okuyacaksan tekkedeki coşkuyla oku.

NEY ÇALMANIN BEDELİNİ AİLECE ÖDEDİK

-Ney çaldığından ötürü radyoda kovulmaktan beter edilen bir çocuk olarak geleneksel müziğin dışlanmasını bizatihi yaşadınız...

Bunu son zamana kadar yaşadık. Dedem, 1945 senesinde Itri’nin Segâh Ayini’ni radyoda enstrümantal olarak çaldığı için, vali telefonla programı kapattırıyor. “Ayin çalıyor, bu herif.” diye… 63 senesinde rahmetli babam, İstanbul Radyosu’nda ilk defa ramazan programı yapıyor. İlahiler okutuyor. Okuttuğu ilahiler Zekai Dede’nin, İsmail Dede’nin okuttuğu o şatafatlı eski ilahiler. Mahkemeye verildi devlet tarafından. Muammer Sun, o zaman TRT Müzik Daire Başkanı. Üç ay mahkeme sürdü, zabıtlar bende duruyor. Sonra, UNESCO, Konya’da icra edilen ayinin bandını Türkiye adıyla yayımladı ki babamın yaptığı plaklardan biriydi. Nevit Kodallı, bu plağı yayımladı diye UNESCO Daire Başkanı’na hakaret ediyor. Sonra benim bir plağımı yayımladı UNESCO, aynı hakareti yedim. Bir plağım çıktı, 75 senesinde. O zaman Kültür Ataşesi olan Melih Cevdet Anday’a hediye ettim. Adam bana üç saat nasihat etti, “Böyle saçma sapan şeylerden kendini kurtar.” diye. Sonra arkamızı bir döndük, herkes Mevlevi olmuş!

-1937-38 yıllarında geleneksel Türk müziği yasaklanıyor. 50’lerden sonra Suphi Ezgi, Saadettin Arel, Rauf Yekta Bey, Osmanlı müziğini notaya dökmeye başladılar. Saadettin Arel, Mesud Cemil, Nevzat Atlığ gibi isimler de bu müziği devlete kabul ettirme çabası içine girdiler. Devletin Osmanlı müziğiyle yüzleşmesi sancılı oldu mu?

Nevzat Atlığ’ın bir anısını okudum Hürriyet gazetesinde. Çok güldüm. Nevzat Bey adına da utandım. Kenan Evren bir konser istemiş. Nevzat Bey’in korosunu dinlemeye gidiyor. Konser bitince Evren, “Ya öldürdün bizi doktor.” demiş. “Bir daha neşeli bir şeyler yapın.” Bir konser daha olmuş, çıkmadan diyor ki Nevzat Bey, “Çocuklara söyledim, atış serbest.” Sonraki ifadeleri şu: “Rahat çaldılar, pek de güzel oldu. Paşanın da hoşuna gitti.” Burada çok önemli şeyler çıkıyor ortaya. Müzisyenleri dizginlediğini kabul etmiş oluyor. Demek ki kendi kabahatini kendisi ikrar etmiş oluyor. İkincisi, devlet kabul ediyor; ama pek de zevk alıyor. Üçüncüsü de, devlet 80’lerden sonra “Oynak bir şeyler çalın.” diyor.

POPÜLERLİK KAYGISI, SEVİYEYİ DÜŞÜRÜYOR

-Eski ve yeni dil arasındaki makas açılırken, eskinin müziği nasıl anlaşılabilir?

Okuyan da anlamıyor, anlasa doğru düzgün telaffuz edecek. Uzun heceleri açmıyor, telaffuzu olmadığından. Bir yandan müzikal, bir yandan kültürel problem. Kimse açıp da Baki’nin, Nebi’nin Divan’ını mı okuyor? Batı klâsik müziğinde adam, yüzyıllar önce Versay Sarayı’ndaki bir balo için bir müzik bestelemiş. Bugün Versay Sarayı’nda aristokratlar balo mu veriyor? Şimdi olmayan bir dans için ‘menuet’ besteliyorsunuz. Demek ki bu, yaşamayan bir kültürün prestiji hâline gelmiş. Niye? Çünkü Avrupalı kendi kültürüyle iftihar edebiliyor. Biz “Osmanlı kültürünü yaşatacağız.” diyoruz. Yaşatamazsın, yok böyle bir şey. Bitti. O zaman ne yapıyorsun? Halka indiriyorsun, ilahiyi oyun havası gibi çalıyorsun. Sıkıcı diye besteleri atıyorsun, Osmanlı’nın son zamanlarında bestelenmiş zıbıdık şarkıları okuyorsun. Bir popülerleştirme hareketi var ki, o da müziği aşağıya indiriyor. Büyük şehirler her zaman rafine bir kültür üretmiştir. Bunun en güzel örneği Necdet Yaşar’dır. Antepli bir bağlamacı… Ama İstanbul’a geliyor, tanburi Necdet Yaşar oluyor. Fahrettin Çimenli’yi tanıdığımda bizim komşuya bağlama dersine geliyordu. Ama Fahrettin Çimenli, tanburi oldu. Bugün öyle değil. İstanbul’un tanburisi şimdi bağlama çalıyor. Tersine döndü.



TÜRKİYE’DE YAŞASAYDIM, HAPSE GİRERDİM

Dar’ül Elhan’da bir tasnif heyeti kuruluyor. Zekai Dede’nin oğlu Ahmet Efendi, Rauf Yekta Bey, Saadettin Heper’in üstlendiği görev Mevlevi ayinlerini, ilahileri, naatları tasnif etmek. Rauf Yekta Bey’e diyorlar ki “Üsküdar’da Gülşeni Tekkesi’nde natı şu şahıs biliyor. Yanına git ve kayda al.” Adamı buluyor, “Ben Rauf Yekta, siz o dönem okunan şu natı bilir misiniz?” diye sorunca, adam “Yok efendim, bu da nereden çıktı?” diyor etiketlenme korkusundan. Ve adam ikna edilemiyor.

Bir, iki sene önce orkestra şefi Cem Mansur’la birlikte bir gazeteye röportaj veriyoruz. Cem Mansur dedi ki, “Biz, Atatürk istediği için var olan bir müziğin temsilcileriyiz.” Sonra bana sıra geldi, ben de dedim ki “Biz de Atatürk ‘olmasın’ dediği halde var olan bir müziğin temsilcileriyiz.”

Avrupalılara göre alaturka müzik, halen ürkütücü bir müzik. Kulakları bozacak, çağdışı bir müzik olarak görüyorlar.

Müzikte bir aşağılık kompleksi yaşıyoruz. Peter Gabriel’le çalıştığı için o Türk müzisyen değerli oluyor. Keşke bizim insanımız, neyi Peter Gabriel’den önce keşfetseydi.

Türkiye’de yaşamaya devam etseydim, birkaç sene hapiste yatmış bir adam olurdum.

Hayatım boyunca ney satın almadım. Bir şey öğrenmek için kimseye de para vermedim. Şimdi kalkıp da satın almadığım şeyi satmaya, para vermediğim şeyden para talep etmeye hakkım yok

.

Müziğimin Doğusu, Batısı yok!

Yaptığı müzik kadar kişiliğiyle de farklı bir resim çiziyor, Gökhan Kırdar. Sanatçı, etnotronik form adını verdiği etnik ve elektronik yapının birleşiminin, tamamen ne Doğuya ne Batıya ait olduğunu söylüyor.


Popun patladığı yıllarda, televizyonlarda klibi dönen ve dillere pelesenk olan Yerine Sevemem’le tanıdık onu. Şarkıları, içi boş ve kendini tekrarlayan sözlerden oluşmuyordu. Beklentilerin aksine, 1997’de kimsenin tahmin edemeyeceği bir müzikal yöne saparak, Türkiye’nin ilk elektronik albümü olan Trip’i yayımladı. ‘Romantik prens’in ‘asi çocuk’a dönüşmesi başta kabul görmese de o, Ethnotronix’le, gittiği yoldan geri dönmeyeceğini gösterdi.

2002 yılında Los Angeles Film Festivali’nin en iyi filmi seçilen Crude’ün bestecisi olarak nam saldıktan sonra, film ve dizi müziklerinin aranan bestecisi oldu. Kurtlar Vadisi, Haziran Gecesi ve Yabancı Damat gibi reytingi yüksek dizilerin müzikleriyle geçmişte yaptığı şarkıları da güncelleme imkânı buldu. Dizi izleyicisinin beğeni düzeyi, kendi tarzını kabul ettirdiğini de müjdeliyordu. Oysa o müziklerin 10 yıl öncesinden yapıldığı dahi oluyordu.

Onu farklı kılan ve belki en çok gözden kaçan yapıtı ise Tüür projesiydi. Müzikolog yanını da kullanarak, İslamiyet öncesinde Şamanizm’in kültürel ve müzikal yapısına inerek, yaptığı araştırmayı ‘Tüür-Yağmur Duası’ ismiyle sundu. Şaman kültüründe ibadet ve rehabilitasyon aracı olarak kullanılan kam davulunu, o dönemin ritüellerine uygun olarak yeniden tasarladı ve hayata kazandırdı.

18 yıllık müzik hayatına daha pek çok şeyi sığdıran Gökhan Kırdar’ı, müziğinin ağırlığını taşıyası bir yerde, Küçük Ayasofya Medresesi’nde ağırladık. Böylesi bir ortamdan beş aylık kızı Hayal Nisan ve eşi Aylin Hanım’ı da mahrum bırakmayan Kırdar’ın yaptığı açıklamalar, müziğini sağlam bir düşünsel arka plana dayandırdığını da gösteriyor.

-1994’te Serseri Mayın’la çıktığınızda ‘phsycedelic rock’ müzisyenlerini andıran üniformanızla tanıdık sizi. Bu, ‘ilginç olmak’ adına mı, yoksa başından ‘Kendimi buraya ait hissetmiyorum’ adına mı yapılmış bir tercihti?

İspanyol akordizinleriyle bizim geleneksel çalgılarımızı ‘fussion’ yaparak, o dönem için ilginç bir albüm çıkarmıştık. İlk albümde Michael Jackson ve Freddie Mercury’nin giydiğine benzer, o süvari elbisesiyle tanındım. Mete Özgencil, imajla da sıyrılabilmem için daha çağdaş görünüme ihtiyaç duyduğumu belirtti. Kabul ettim.

SANATIN BİR HAYAT FELSEFESİ VAR

-Bir sonraki albümünüz Tutunamadım, dayatmalardan sıyrılıp kendinize daha ait hissettiğiniz bir albümdü sanırım?

E, tabii… Düzenlemeleri de üzerime aldığımdan daha içime sindi. İlk albümde ortaya çıkan sound benim çok da hissettiğim bir sound değildi. Tutunamadım’da, imaj benim için çok gerilerde kaldı.

-Aradan geçen 12 yıla rağmen Yerine Sevmem, refiklerinin aksine hiç eskimedi. Popun hipertüketimi pompaladığı dönemde çıkmış bir eserin bugüne tutunabilmesini nelere bağlayalım?

‘Bu parça çok satar’ yaklaşımına hiç inanmadım. Hiçbir zaman bir endüstrinin parçası olmak istemedim. Sanatın bir hayat felsefesi olduğuna inanıyorum. Para peşinde olmadığım için yaptığım çalışmalar hep bir sonrakini önermek adına oldu. Üstüme Basıp Geçme gibi 11 yıl önceki çalışmalarımın dizilerde bugün çıkmış gibi ilgi görmesi, kimsenin yaşamadığı bir şey olsa gerek.

-Siz tutunamazken, şarkılarınız mı tutunuyor dersiniz?

Yaptığım çalışmayı birtakım sembol ve kelimelere saklayarak anlatıyorum. Bir insana ‘doğru budur’ derseniz anlamayabilir. Ama bunu sembollerle anlatırsanız, bilinçaltında bir yer eder. Sanatın amacı da budur. Tutunamadım’ı yapmam, tutunamadığımı değil, geleceğe ait bir müzisyen olduğumu gösteriyordu aslında.

-İlk dönemlerinizde verdiğiniz bir röportajda, sizin için en önemli adımın yurtdışına açılmak olduğunu söylemişsiniz. Bunu yıllar sonra, hem de bir pop albümüyle değil, elektronik bir albüm olan Ethnotronix’le yaptınız. Böylesi aklınıza gelir miydi?

Tüketim toplumunda insanlar önüne koyulanı alır. Oysa siz tüketeceğinizin peşinde olmalısınız. Benim yaptığım her çalışmaya, belli bir zamanı geçirmesi gereken ve sonradan gelecek kuşağın dinleyeceği şeyler biçiminde bakabiliriz. 1997’de tamamen elektronik bir albüm olan Trip’i yaptım. O dönem için erken bir albümdü. Seneye 10. yılı dolacağı için yeniden yayınlayacağımızda göreceğiz ki, on yıl önce bu zamanın müziğinin temellerini atmışım.

NE MADDEYİ DIŞLAYABİLİRİM NE DE RUHU

-Diskografinizde en uzun düşünülesi albüm olan Trip’i, Türkiye’nin o dönem için kaldıramayacağı aklınıza gelmiş miydi?

1994’te yaptığım müzikal formlar da zamanına göre çok cesurdu. Slogan müziğin popüler olduğu dönemde ben şiirsel müzik yapıyordum. Bilgisayarda yapılan altyapılar yerine akustik kayıtlara kayıyordum. Trip sonrası gelmiş olduğum nokta, geçmişle geleceği aynı noktada birleştirmeye çalıştığım dönemdi. Ethnotronix o yüzden 14 ülkede pazarlandı ve benim için dünyada bile örnekleri olmayan bir müzik anlayışının izlerini taşıyordu. Felsefesi vardı; çünkü geleneksel çalgılar ile endüstriyel soundları bir araya getirmeye çalışıyorsunuz. Yani tamamen zıt şeyleri… Trip albümündeki sözler, toplumun dayattığı geleneksel formun dışına çıkmaktan, bireyselleşmeden yanaydı. Sufi olup, bilgisine ulaştığınız zaman, şeriatın anlamı kalmazmış.

-Batı’nın karşısına, onlara ait bir müzikaliteyle çıktığınızda tepkileri ne oldu?

Trip, Bristol’de çıkan bir albümden farksızdı. Ethnotronix ise İstanbul’da çıkan, Bristol’deki müzisyenlerin de algılayabileceği bir teknikteydi. İstanbul’da yaşayan birisi olarak hem Doğu’ya hem de Batı’ya olan yakınlığımın avantajıyla bunu gerçekleştirdim. Batılı müzisyenlerin tepkilerini, 1988’de katıldığım Türkiye’deki ilk tekno festivalinde görmüştüm. Oraya gelen James, Pills gibi gruplara bilmedikleri bir ruhu, bildikleri bir soundla dinletmek onlara ilginç geldi.

-Batı’nın müzikte de kullandığı oryantalist bakış açısına, Doğu için olumlu sayılabilecek bir etkide bulunmuş olabilir misiniz?

Bu sorgulara girebilmek için önce ‘etnotronik’ formun dünya üzerinde yaygınlık kazanması gerekiyor. Ben Ethnotronix dediğimi ne Doğu’ya ne de Batı’ya ait buluyorum. Bu müzik, dünya üzerinde yeterince algılanabilmiş değil. Böyle olsaydı, Doğu-Batı arasında medeniyetler, dinler çatışması olduğu izlenimi ortaya çıkmazdı. Batı, kibrini, Doğu’ya yaklaşımını devam ettirdiği sürece, zaten bu müziği kabul etmeyecek. Aksi, materyalist felsefeden uzaklaşıp ruhu fark etmeleriyle mümkün. Doğu’da da tam tersine ‘ruh vardır, madde yoktur’ anlayışı vardır. Oysa hayat, ikisinin birleşiminden oluşur. Olan her şeyi karıştırıp yeni bir yemek yapmaktan bahsediyorum. Tıpkı Nuh Peygamber’in aşuresi gibi…

-Gökhan Kırdar’ın müziğini anlaşılır kılan, doğu ve Batı’ya da açıklıktır öyleyse?

Yön duygusunu kaybetmek gerekiyor. Bir kürenin üzerinde yaşıyorsak, Doğu ve Batı kavramı, yön kavramı yok olmalıdır. Benim için tek hareket vardır; o da düşey harekettir. Bulunduğunuz yerden uzaklaşıp, içinde bulunduğunuz dünyayı göremiyorsanız, bu düşey hareketi gerçekleştiremez, o bilince ulaşamazsınız.

-Batı’nın ‘refleksiyon’, Doğu’nun ‘tefekkür’ adını verdiği kavrama varıyorsunuz öyleyse…

Denebilir, evet. Ben bunu öz varlığına ulaşmak olarak ifade ediyorum. İnsan, doğduğu zaman hayata sıfır noktasından başlar. Daha sonra maddesel bir hayata geçerek, her şeyi yeniden keşfetmeye çalışır. Böyle baktığınızda buna tefekkür de diyebilirsiniz, tekâmül de...

SANAT İNSANLARA BİR ŞEYLER KAZANDIRMALI

-Müziği tarih düzlemine oturtuyorsunuz. O tarihsel yolculukta müziği nasıl bir araç olarak kullanıyorsunuz?

Her şey, en başından itibaren kurulmuştur. Size düşen, merak ederek o yolculuğu bilinçli yapmanızdır. Eğer kabuğunuzdan sıyrılıp yola çıkabilirseniz, varlığınızın nereye gideceğine daha fazla inanırsınız. Böylece birleşmeye yönelik bir felsefe hâkim olacaktır. Bunun için önce sanat yapmak lâzım. Sanatın misyonu, insanlara bir şeyler kazandırarak, öz benliklerine ulaşmalarına yardımcı olmaktır.

-Bu âlemde bir müzisyen olarak yolculuk etmek, nasıl bir misyon gerektiriyor?

Doğuşundan itibaren herkesin yolunun çizildiğini düşünüyorum. Şamanizm’de, kam olacak kişinin rüyasına girilir ve kam olacağı söylenir. Bunu kabul etmese de başka şansı yoktur. Ya onu gerçekleştirecek ya da delirecektir. Ezoterizmde de bu vardır. Belli bir eğitimden geçer, belli sınavlara tâbi tutulursunuz. O sınavlar sonrasında eğer o yükü kaldırabiliyorsanız, devam edersiniz ve o bilgiye ulaşırsınız. İnsanın ne kadar uzağa gidebileceğini keşfetmesi gerekir burada. Yön çizme anlamında, bana verilen yeteneklerin böyle bir anlamı olmalı. Bu da beni yeni virajlara çıkartabiliyor. Neticede bu sağa ve sola yatışlar içerisinde dengede gitmem gereken tek yol var.

GEÇMİŞİMİ YABANCILARDAN ÖĞRENİYORUM

-Nedir o yol?

İnsanlığın başlangıcından itibaren varoluş sebebini sorgulamak. Ölümü hiçbir zaman bitiş olarak görmüyorum. Nasıl bir bebek, anne karnından çıktığında akciğerini ilk kez kullanıyorsa; doğum da bir ölümdür. Sonrasında tekrar ölerek başka bir şeye doğuyor olmalıyız. Böyle olunca da materyalist düşünce yıkılıyor. Böyle bir inanç, hayatın hakkını vererek yaşamamı ve diğer canlılara iyilik yaparak yaşamamı sağlayacaktır. Maddesel hiçbir şeyin ölen için hükmü olmadığına göre, yaşamak adına da yok. Başka bir şey için yaşamak lâzım. O da sübjektif olarak aktarılan felsefe, düşüncedir.

-Dizi ve film müzik formlarınız, görsellikle bütünlük arz ediyor. Kurtlar Vadisi’ndeki agresif ‘new age’ melodiler, Yabancı Damat’taki Ege tınıları gibi. Dizi ve filmleri müziklendirmek sizin için ne ifade ediyor?

Benim için soundtrack’ler bir hizmettir. O iş, kolektif bir çalışmadır ve ben de filme hayal gücümle hizmet ederim. İnsan böylece belli bir erdeme ulaşabilir. Bu nedenle birlikte çalışacağım insanların boşluğunu kapatmaya çalışıyorum. Dizi filmlerle, insanların bağımlılık kazandıkları bir alana hizmet ediyorsunuz. Onlara normal olarak ulaşamayan müziğimin, dizi müzikleriyle ulaştığını düşünüyorum. -Dinleyicinin o bütünsel yapı içinde müziğinizi ayrımlaştırıp öne çıkarmasını neye bağlıyorsunuz?

Müziğin gerektiği yerlerde önermelerim güçlü olunca, filmde bir delik oluşuyor ve insanların müziğe yoğunlaşmasını sağlıyor. O anda hikâyeyle değil, müzikle anlatım başlar. İnsanlar birbirlerine sarılmışlardır. Benim müziğim o an, insan düşüncelere daldığında başlar. Yaptığım dizi çalışmalarında, müziğin başlayacağı bu noktaları iyi değerlendirdim ve çok güçlü müzikler koydum. Kurtlar Vadisi’ndeki müzik formu, yeni olmasına rağmen sürekli pompalanan sanat anlayışı dışındaki bir anlayışın sonucuydu. Kendimi tekrarlamaya başladığımı düşündüğümde bu projeler olmayacak.

-Kendinizi tekrar etmekten korktuğunuzu söylüyorsunuz. Oysa, Yerine Sevemem, Üstüme Basıp Geçme, Yağmur gibi parçaları birçok albümde kullandınız.

Dizi müziği yaptıktan sonra bunların albümlerini de yapmam gerekliydi. Dört yıl içinde 14 dizi müziği projesi geliştirdim ve bunları yayınlayacak vaktim kalmadı. Böyle olunca da ‘completion’ mantığına yöneldim. En son çıkan ‘best of’ bugüne kadarki film jeneriklerini bir arada topladığım projeydi. Film müziği yaparken o sahneye uyacak, daha önce yaptığım bir çalışma varsa da koymaktan çekinmiyorum. Bu da, aynı müziğe rastlamaya yol açıyor olabilir.

-Tüür-Yağmur Duası, etnik müzik anlamında atılmış en önemli adımlardan biriydi. Ezoterik verilere ulaşılması güç bir döneme, MÖ. 12 bine ait bu projeye başlamak gözünüzü korkutmadı mı?

100 yıllık bir kayıt endüstrisinden bahsedersek, kayıtlara geçemeyen bir müzik söz konusuydu. Bu nedenle, müzik dışındaki tüm bilgileri araştırmaya başladım. Mağara resimlerine kadar… Bütün bu bilgileri araştırarak, bir kam davulunun nasıl çalındığı üzerine bir tahmin yürüttüm. O müziği yapmadan önce uyulması gereken ritüeller vardı. Kam davulunun ağacını seçerken, o ağacın kendiliğinden ölmüş olması ya da yıldırım çarpmış olması gerekiyor. O ağacın üzerine kuracağınız derinin de, boğazını kestiğiniz bir hayvana ait olmaması gerekli. Merhamet, cansız varlıklara değer vermek üzerine kurulu bir kültür, kamlık. Bu proje, benim kültürüme ait bir projeydi ve kaynaklarına rahat ulaşabileceğimi sanıyordum. Ama hep yabancı Türkologların eserleri çıktı karşıma. Ruhsal bir ganimetin içinde yaşadığımız halde...

TÜÜR PROJESİ

-O davulu yaparken nasıl bir yol izlediniz?

2004 yılında Lüksemburg’daki Türk tasarımcıların gerçekleştirdiği bir performans sırasında Tüür projesini geliştirdim. 1995 yılından beri araştırdığım bir projeydi. Lüksemburg’a bu projeyi götürdüğümde, onlar da çok şaşırdı. Bizi at üstünde binlerce yıl dolaşmış bir millet olarak düşündüklerinden, bu kadar eski ve bize ait bir şeyi beğeniyle karşıladılar. Bu denli ritüelleri olan bir müziğin ortaya çıkması yeniydi. Kavramsal sanat, o zaman en popüler olanmış.

İslamiyet’te de vardır bu. İslamiyet, Asya’daki bilgilere yakın olduğu için Anadolu’da da benimsenmiştir. İnanışımızda İslam’a yakınlık olduğu için o elbiseyi giymişiz. Asya’dan Anadolu’ya göçen Mevlana, Ahmet Yesevi ve Horasan bilginleri, sanatçıları dinî temaların müzik ve dansla icra edilip ayin halinde yapılabileceğini göstermiştir. İnsan sesi ve nefesi, ezoterizmde bahsedilen o konsantrasyonu sağlaması, kutsal bir yolculuğa çıkarır bizi. Tüür o dönem anlayışıyla, sağ elin yukarıya sol elin aşağıya dönük olması itibarı ile de tasavvufun köklerindendir. Önümüzdeki yıl da Şamanizm’in gerisine giderek, Gök-Tanrı inanışını temsil eden Dem albümünü -ki 1998’de tamamlamıştım- yayınlayacağız.

.

Recep İvedik'i bir üniversite araştırmalı..

Türkiye'de eğer topluma ve değerlerine meraklı bir üniversite varsa, bu konuyu mutlak araştırmalı.. Hatta bir doktora tezi olabilir, çok ciddi, çok önemli..
Recep İvedik nasıl oldu da, sinema ortamına böyle bir bomba gibi düştü?..
Filmi ilk üç gününde 900 bin kişi izledi.. Bugün bu sayı 3 milyona yaklaşıyor..
Sinemalar hâlâ tıklım tıklım dolu.. Her gün, her seans dolu.. Hem de her semtte dolu.. Gecekonduda da dolu, Kanyon sinemalarında da.. Seyirci, her cinsten.. Her yaştan.. 13 yaşından küçüklere güya yasak ama, İstanbul Belediyesi'nin sinemaları denetleme gibi bir mekanizması olmadığı için her seansta, hatta suarelerde bile yığınla çocuk var..
..Ve bu insanların hemen hepsi, film boyu durmadan kahkaha atıyorlar.. Katıla katıla gülüyorlar. Hatta alkışlıyorlar..
Şahan Gökbakar bana sorarsanız bir dahi.. Benim her cinsten, her yaştan, her sosyal gurup, her etnik kökenden insanımın kahkahalar atarak izleyeceği bir film düşünmek, bulmak ve çekmek gerçekten bir deha gerektirir..
Hele de bu film Recep İvedik ise..
Ben hayatımda bu kadar kötü bir film izlediğimi hatırlamıyorum.. "Kötü" lafına gerek yok. Çünkü "Kötü" sıfat.. Bir sıfatı kullanabilmek için ardına bir isim gerek.. Yok.. Ortada film diye bir şey yok aslında ki, iyi mi, kötü diye tartışalım..
Yakışıklı bir delikanlı, güzel bir kız yok.. Seyirci yakalayan klasik gişe oyunları, sahnelerinin hiçbiri yok.. Senaryo yok.. Hikâye yok. Olup biten bir şey yok. Gelişip giden bir şey yok..
Ne var peki?..
İşte üniversitenin araştırma sorusu bu..
Ne var bu filmde ki, toplum deliler gibi koşuyor?..
Ben başından sonuna tek, bir tek sahnede gülmedim. Tebessüm dahi etmedim. Midemin bulandığı pek çok sahne varken.. Yanımda Ünal var, Özcan, eşi Begüm var.. Ercan var.. Onlardan da tek bir gülme eylemi gelmedi.. Biz beş kişi başka film seyrediyorduk sanki, tıklım tıklım dolu sinemada.. Çünkü geri kalan herkes makara gibiydi, durmadan..
Filmden gece yarısı bire doğru çıktık. Kulis tıklım bu defa, merdivene yürüyemiyoruz, içeri girmek için bekleşenleri yarıp. Gece yarısı saat bire ilave seans koymuşlar. O da dolu..
Ben Şahan Gökbakar'ı ekranda hiç izlemedim. TV izlemem. Gen diye çok kötü bir filmde vardı, ama onda da maskeyle oynuyordu. Gene görmüş sayılmam.. Recep İvedik onu bu defa kıllardan yapılmış bir maske altında da olsa, izlediğim ilk yer denebilir..
Özel yaşamında, bu İvedik tipiyle taban tabana zıt biri.. Dünya şirini, tatlısı, sevimli, kibar, dost canlısı bir delikanlı. Çok kısa bir arada olduk bugüne dek, ama insanın içinin hemen ısındığı tipler vardır, onlardan.. Görenler 40 yıllık dost sanır, öylesi..
"Bu film nasıl oldu da, üç günde 900 bin kişiye ulaştı?.. Öyle olağanüstü bir reklam da görmedim medyada üstelik" dedim.. "İnternet Hıncal Ağbi" dedi.. YouTube'a fragmanı koymuşlar. Film başlamadan 5 milyon insan tıklamış.. Bu da zekâ değil mi?.. Beş kuruş harcamadan 5 milyon insana ulaşma..
"Peki filmi neden sevdiler" dedim..
"Bence herkes kendinden, yaşamından şöyle ya da böyle bir parça buluyor filmde" dedi..
Ben bu konuşmadan sonra gittim filme.. Hiç bir şey bulamadım..
Ama bulan milyonla..
O zaman, yanlış bende olmalı..
Bildiğim.. Şahan bir deha.. Bu filmden bu gişenin çıkacağını bilmek ve bilerek çekmek, değil bizde, dünyada kimsenin harcı değil.. -hıncal uluç
.

« Önceki ::